Kategoriler
Bilim Gelecek Sağlık

Neden Dünyayı Terk Etmeliyiz? – 25. Evren Deneyi

Hepimizin hikayesi 13 milyar yıl önce Büyük Patlama ile başladı.
O günden beri evrenimiz, bilgimiz, teknolojimiz ve biz insanlar bile sürekli bir büyüme ve genişleme içindeyiz. Bir insanın tek bir hücreden büyüyerek dünyaya gelmesi dahi, büyük patlamayla benzerliklere sahip. Sonsuz evrende, sonsuz kaynaklara sahip olduğumuzu düşünürsek, neden dünyamızı da büyütmemiz gerektiğini anlayacağız. Peki ya büyütmezsek, yeni dünyalar kurmazsak ne olur?

Bunu merak eden araştırmacı John Calhoun 1947 de fareler üzerinde çeşitli deneyler yapmaya başladı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında hızla artmaya başlayan nüfusun dünya için ne sonuçlar doğurabileceğini görmek adına hayvanlara sınırsız yiyecek ve içecek sağlayarak, dış tehlikelerden tamamen arındırılmış bir ortam hazırladı.

İlk deneylerinde bir Norveç faresi kolonisine 28 ay boyunca sunduğu bu cennet vari ortamda Popülasyonun 5000 nüfusa ulaşacağı düşünüyorken, fare sayısı çok ilginç bir şekilde asla 200’ü geçmedi. Hatta bu koloni içerisinde farelerin grup grup ayrıştığını, gruplardaki birey sayısının ise 12’yi geçmediğini fark etti.

Evrenler (ing. Universes) adını verdiği bu deneylerinde, herhangi bir avcı tehlikesinin bulunmadığı, hastalıkların hemen iyileştirildiği ve kaynaklarınsa tamamen sonsuz olduğu odalar inşa etti. Yani tek doğal sınır farelerin içinde yaşadığı dünyaydı.
Tekrarlanan tüm deneylerde, popülasyondaki birey sayısı hızla arttıktan sonra nüfus bir noktada sabitleniyor. Bu sabitlenme sırasında da farelerde olağandışı davranışlar görülmeye başlıyor ve ardından tüm koloni yok olana kadar bu durumlar devam ediyordu.

25. deneyinde Calhoun, hiç olmadığı kadar kusursuz bir evren yarattı. 2.7 metrekare boyutlarındaki bir alan, 4 büyük bölgeden oluşuyordu. Bu bölgelerde içinde devamlı olarak su ve yemek bulunan, barınma ihtiyacını karşılayacak 256 tane apartman vardı. Her biri 15 fareye ev sahipliği yapabilecek kadar geniş olan bu apartmanlara çıkan 16 ayrı tünel bulunuyordu.

Bu ortamda hastalıklara anında müdahale ediliyor, yemek ve su miktarının azalmasına izin verilmiyordu. Sıcaklık fareler için ideal olan 20 derecede sabit, ortam sürekli temiz ve veterinerler 24 saat gözlem yapıyordu. Tek engel alan sıkıntısıydı, ki o da 4000 fareye kadar bir sorun oluşturmuyordu.
Calhoun, 4 dişi ve 4 erkek fareyi deney alanına bıraktı ve olayların gidişatını izlemeye başladı.

İlk 104 gün boyunca fareler ortama alışmaya çalışıyordu. Calhoun bu dönemi ”ilk evre” olarak adlandırdı. Bu evrede her fare kendi alanını seçiyor ve yuvalarını düzenliyordu. Dönem sonrasında tam da beklendiği üzere hızlı bir nüfus artışı başlıyor. ”Patlama evresi” olarak adlandırılan bu dönemde nüfus, yaklaşık 55 günde bir 2 katına çıkıyor ve 10 ay içerisinde ortam 620 fareye ulaşıyor.

Tam da bu noktada ilginç bir şekilde bazı alanlar inanılmaz kalabalıklaşıyor, doğum oranı ise normalin 3 kat altına düşüyor.
Durumu araştıran araştırmacılar, belli alanlarda daha fazla yemek yendiğini belirliyorlar. Tüm bölgeler birbirinin aynısıyken, neden belli alanlardaki yemeklerin daha fazla tüketildiği sorusunun üzerine gittiklerinde de, farelerin yemek yeme davranışını diğerleriyle sosyalleşme etkinliğine çevirdiğini görüyorlar. Çoğu fare tek başına asla yemek yemiyor, bu nedenle yemek yeme işleri hep belirli bölgelere yığılıyor. Bazı apartmanlar kapasitesinin çok üstünde fare barındırırken, diğerleri ise kısmen dolu, ya da tamamen boş kalıyor.

Kalabalık alanlarda yemek yenilmesi neticesinde, fareler arasındaki sosyalleşmeler dibe vuruyor. Sosyal bakımdan gelişmeyen farelerin sayısı, sosyal farelerin sayısının 3 katına çıkıyor. Sürekli oldukça kalabalık ortamda takılmaktan, sosyal bağ kurma yeteneklerini kaybettikleri görülüyor.

315. günün ardından ilginç gelişmeler meydana gelmeye başlıyor.
Kalabalıktan ötürü toplum içinde kendilerine bir rol bulamayan bazı erkek fareler, git gide amaçsızlaşmaya başlıyorlar ve kendi alanlarını ya da eşlerini korumadan, sadece öylece ana alanlarda dolaşıp beslenmeyi bekliyor ve bir yandan da öylesine birbirlerine saldırıyorlar. Bu erkek fareler, cinsiyet ve yakınlık farketmeksizin diğer farelere tecavüz etmeye, Pasif kalan erkek farelerse karşılık vermemeye ve daha fazla şiddete maruz kalmaya başlıyor. Hatta fareler, birbirlerini öldürüp yemeye başlıyorlar.
Erkek farelerden hayır gelmeyeceğini gören dişi fareler de agresifleşmeye ve kendi çocuklarına bile saldırmaya, hatta çocuklarının varlıklarını unutmaya başlıyorlar. Çoğu dişi fare çiftleşmekten bile uzak durmaya başlıyor.

560. güne doğru Calhoun’un ”ölüm evresi” olarak adlandırdığı son dönem başlıyor.
Bu günlerde, nüfus artış yüzdesi neredeyse 0’a düşüyor. Bebek ölüm oranı %90’ların da üzerine kadar çıkıyor. Tüm bu karmaşanın, vahşetin ve kaosun içerisinde çok ilginç bir durum ortaya çıkıyor ve yeni jenerasyon farelerde garip davranışlar gösteriyor.

Çiftleşme, kur yapma, çocuk yetiştirme vb. sosyal davranışları hiç görmeyen bu yeni nesil, (Calhoun’un deyimiyle “Güzeller”) toplumdan tamamen soyut halde, merkez alanlardan uzakta yaşıyorlar.
Kavgadan kaçınıyor, gerginlik yaratmıyor, hiçbir şekilde çiftleşmiyorlar. Bütün gün yemek yiyip uyuyorlar ve kendilerini temizliyorlar. Bu nedenle oldukça güzel ve sağlıklı görünüşlere sahip oluyorlar.
Yani tüm bu vahşet ve şiddetten uzak kalıp etkilenmezken, toplumu ilerletmek adına da hiçbir şey yapmıyor ve diğer farelerle hiçbir şekilde iletişime girmiyorlar. Calhoun, bu dönemi farelerin ilk ölümü olarak adlandırıyor.

Farelerin çoğunun çiftleşme ve diğerleriyle iletişim kurma davranışlarını bırakması neticesinde, nüfus artışı tamamen duruyor. Son doğum 920.günde meydana geliyor ve bu günde nüfus 2200’le zirve noktasına çıkmış oluyor. Kısmen kalabalık olsa da alanın 4000 fare kapasitesi düşünüldüğünde hala az olan bu sayıya rağmen çoğu fare homojen olmayan dağılım yüzünden aşırı kalabalık içinde yaşıyor. Sıfır nüfus artışı ve şok edici derecede yüksek ölüm oranı neticesinde, nüfus hızla azalıyor. Bazı fareler üst apartmanlarda yaşamaya başlarken, kalan fareler kalabalık alanlarda çeteler halinde takılıp yamyamlığa ve üst derece vahşete kadar saldırganlık gösteriyorlar.

İşin garip tarafı ise, bu dönemde koşulların hala ilk günkü ile aynı olması. İstemedikleri kadar yemek ve su her gün temin edilmeye devam ediliyor. Yine de, psikolojide çok ünlü bir terim haline gelen ve bu dönem için Calhoun’un taktığı ad olan ”Davranışsal Çöküş” (ing. behavioral sink) neticesinde, nüfus hızla azalıyor ve geriye hiçbir fare kalmayana kadar devam ediyor.

Bu kıyameti önlemek amacıyla Calhoun, deneylerini defalarca kez tekrarlamasına rağmen benzer sonuçlar aldı.
İnsanlara oldukça benzeyen bu sosyal hayvanların davranışlarını günümüzdeki durumlarla, şehirlerle ve nesille karşılaştırırsanız bir korelasyon olduğunu fark edebilirsiniz.
Örneğin fare popülasyonunun büyüme evresini gösteren grafik, dünyadaki insan nüfusunun büyüme trendi ile büyük benzerliklere sahip.

Her şey büyük patlamayla başladı ve evrenimiz genişlemeye ediyor. Bizde ona uyum sağlamak zorundayız, çünkü bu doğamızda var.

Başka bir konuda görüşmek üzere, hoşça kalın.

Bir yanıt yazın